mr. hyde

Durum: 209 - 31 - 0 - 0 - 07.02.2018 02:01

Puan: 2163 - müdavim

1 ay önce kayıt oldu. 1.nesil editör.

dokuz eylül, sekiz ağustos, yedi cüceler, altıpatlar, beş kardeş, dört temmuz, üç silahşörler, iki yabancı, bir zamanlar batıda.
  • /
  • 11

en damar film müzikleri

en damar film müzikleri

dinleyeni intihara götürdüğü rivayet edilen gloomy sunday üzerine çekilmiş filmden.



en iyi film müzikleri

en iyi film müzikleri

en iyi film müzikleri

en iyi film müzikleri

en iyi film müzikleri

en iyi film müzikleri

en iyi film müzikleri

en iyi film müzikleri

en iyi film müzikleri

en iyi film müzikleri

"tanımam" paslaşmasına tanıtmam üzerek eklenebilecek film müziklerini bir nano saniye düşünmek gafletine düştüm, bundan 2 sene öncesi gibi, 2 yıl kadar bir sürede binlerce film müziğini elden geçirip rock ve klasik yanına melez üçüncü kol olarak eklediğim zamanları hatırladım. izlediğim, izlemediğim. şimdi bakıyorum, ancak aynı süreci yaşamış bir deli ile bunun müzakeresini yaparsın. filmi izlememiş seyirciye müziği dinletmek ruhu vermeyeceği gibi, o dünyaya girmiş adamı da bu topraklarda bulmak zor. derken, eski mekanımdan mail geldi. en iyi film müziklerini anketlemiş yabancı dostlarımız. seçkilerine bakalım. belki ben de bir iki katkıda bulunurum, buzzati olarak.

http://forums.ffshrine.org/showthread.php?t=95081&page=17&p=3735641

sonya belousova

dizi ve film müziği yorumları yanı sıra cosplay kostümleriyle youtube'de yer edinmeden evvel sürüsüne bereket ödül kazanmış rus piyanist. 28 yaşındadır.











(bkz: dance of the knights)



(bkz: the flight of the bumblebee)

marco arata

a cappella ağırlıklı film müziği yorumlarıyla gözlere ve kulaklara hitap eden sevimli italyan müzisyen.
32 yaşındadır.



















tina guo

her 10 yılda bir parlayan çellistler kervanının son temsilcisi, uzak doğu asıllı amerikalı müzisyen.
hans zimmer ile turnelere çıkacak denli yolunu almıştır. 32 yaşındadır.



(bkz: the flight of the bumblebee)



(bkz: wonder woman's wrath)



(bkz: promontory)



(bkz: now we are free)



(bkz: meditation)



wonder woman's wrath

tina guo performansı ayrı bir lezizdir.



wonder woman's wrath

wonder woman uyarlamasının hans zimmer ve "mad max fury road" junkie xl imzalı tema müziği.



tema is she with you? parçası ile ilk kez batman v superman: dawn of justice'de kullanılmıştır.

eleanor rigby



ah, look at all the lonely people
ah, look at all the lonely people

eleanor rigby picks up the rice in the church where a wedding has been
lives in a dream
waits at the window, wearing the face that she keeps in a jar by the door
who is it for?

all the lonely people
where do they all come from?
all the lonely people
where do they all belong?

father mckenzie writing the words of a sermon that no one will hear
no one comes near.
look at him working, darning his socks in the night when there's nobody there
what does he care?

all the lonely people
where do they all come from?
all the lonely people
where do they all belong?

ah, look at all the lonely people
ah, look at all the lonely people

eleanor rigby died in the church and was buried along with her name
nobody came
father mckenzie wiping the dirt from his hands as he walks from the grave
no one was saved

all the lonely people
where do they all come from?
all the lonely people
where do they all belong?

---------------------------------------------------------------------------

şu yalnız insanlara bir bak,
şu yalnız insanlara bir bak...

eleanor rigby düğün yapılmış bir kilisedeki pirinci yerden alıyor
bir rüyada yaşıyor
pencere başında bekliyor, kapının yanında bir kavanozda tuttuğu bir yüz ifadesini takınmış
kimin için?

bütün yalnız insanlar
nereden geliyorlar?
bütün yalnız insanlar
nereye aitler?

rahip mckenzie kimsenin duymayacağı bir vaizin sözlerini yazıyor
kimse yanaşmaz.
baksana çalışıyor, çoraplarını örüyor gece vakti kimsecikler yokken
neyi umursuyor ki?

bütün yalnız insanlar
nereden geliyorlar?
bütün yalnız insanlar
nereye aitler?

şu yalnız insanlara bir bak,
şu yalnız insanlara bir bak...

eleanor rigby kilisede öldü ve ismiyle mezara kondu
kimse gelmedi
rahip mckenzie elindeki toprağı siliyor mezardan uzaklaşırken
kimse kurtarılmamıştı

bütün yalnız insanlar
nereden geliyorlar?
bütün yalnız insanlar
nereye aitler?

(lennon & mccartney)

sözlük yazarlarının instagram hesapları

https://www.instagram.com/icecelebs

hikayesini de yazayım, gerçekten ilginç.

sinema sitemi idame ettirirken görsellere zaten ayrı bir ihtimam gösteriyordum, hatta rekin teksoy hocam çok kaliteli ve yüksek çözünürlüklü olduklarını söylerdi, 2008 senesi için. her neyse. geçen sene yabancı bir celebrity forumuna dahil oldum, amerikan menşeili. popülizmin dibine vurmuşlar ve aynı isimler dönüp duruyor. claudia cardinale, gina lollobrigida gibi ekran tanrıçalarıyla tanıştırdım adamları "gelmiş geçmiş en güzel oyuncu" anketinde. hayran oldular. sonra sinir bozucu amerikalı bebeleri gözden düşürmek için abd'nin tam karşıtı cepheden rus sporcuları tanıttım: elena radionova, evgenia medvedeva, elena tuktamysheva vesair. elite user diye yetki verdiler. birkaç patinaj forumu ve isu veritabanı yoluyla, yüze yakın sporcu başlığı açıp abdlilerden ilgiyi çekmek istedim, alışkanlıklarından vazgeçmediler. ben de amerikanın cahiliyesi bizden aşağı kalır değil, deyip, oradan uzaklaştım ve kullanmayı daha önce hiç düşünmediğim instagram üzerinde bir sayfa açmaya karar verdim. olaylar şimdi başlıyor.

uygulama hakkında hiçbir pratik bilgim yok. sadece arkadaşlara görsel tavsiye veriyorum, şu olur bu olmaz diye. görsel estetiğim var, kullanmışlığım yok. tüm sporcuları ekliyorum, bir yandan da takip etmeleri ve yaymaları için ricada bulunuyorum birçok farklı dilde. epey gelen olduğu gibi, yukarıda saydığım isimler başta olmak üzere, gelmeyip cevaba tenezzül etmeyen de oldu. 100k küsur hesaplı kailani craine ve jorik hendrickx gibi isimler fikre bayıldıklarını söyleyip takibe bile almazken, bu tür çoğu patenci benim takip listemi diğer sporcuları bulup eklemek için kullanmaya başladı. sorduğumda "arkadaşları" olduklarını söylüyorlardı, nasıl benden önce bulamadılarsa... kullanılmışlık hissi ile çoğu takibi kaldırdım. bu arada eski fotoğraflardan beğendiklerimi ekliyorum, ilgi artıyor. dorota broda,
çağla demirsal (bizimkilerden türk olduğumu paylaştığım tek sporcu), alexia kramble gibi atletlerle sohbet ediyor, fikir alışverişinde bulunuyoruz. derken, henüz takibe bile almadığım ekaterina bobrova sayfayı takibe aldı.

kimdir, şöyle anlatayım. sürüsüne bereket madalyası bir yana, o yılın rus milli takım kaptanı, gelen geçen ablaya sarılıyor, dünya şampiyonu bebeler dahil. saygıda kusur etmiyorlar, o da kol kanat geriyor kendisini geçmiş olanlara. 20k takip 200 takipçi profilinde benim amatör hesabı da takibe aldı. ardından tiffany zahorski. çoklu ülkeden gelme, yine madalyalı atlet. ve teklerde gümüş madalyanın sahibi, yine bir tevazu harikası kanadalı kaetlyn osmond. zaten sonra anacaklarımın da hepsinin kendi wiki sayfası ve üstün başarıları olacak. işin absürdü profil görselini osmond'dan bobrova'ya dönüştürmüştüm ve 500 civarı takipçim az görüneceği için kadının jestine karşılık, sayfayı daha değerli kılmak adına yabancı bir siteden 1000 takipçi aldım. fotoğraf uygulamalarını öğrenmeye başladım, paralı aldıklarım bile oldu. editasyonlar yapmaya başladım. eski sporcuları da istiyordum, sporun efsanesi alexei yagudin, evgeni plushenko, irina slutskaya, katarina witt, tatiana navka gibi isimlere mesaj attım, yagudin döndü ve ilgilenmediğini söyledi. erkek sporcuları ekleme hevesim de onlar olmayınca söndü gitti. dorota büyükleri boşverip küçük yıldızlara destek olmamı, sayfayı bunun için açtığımı hatırlattı ve öyle de yaptım. takipte olmayan, şampiyon vesair ne kadar isim varsa onlardan da çıktım ve ve o dönem ortaklık düşündüğüm alexia'nın önerisiyle sayfadan ayrılanların postlarını da sildim.

sayfa modeli mantığıyla birkaç yüzü sürekli kullanmak üzere yeni fotoğraflar istemeye başladım. bu iş pratikte uzak mesafede zor olunca, herkesten yeni fotoğraflar istemek daha mantıklı geldi ve eskilerden seçki albumler sunmayı bıraktım. alla loboda, olivia smart, rachel marie parsons, kaitlin hawayek, aleksandra stepanova, laura barquero, aiza imambek gibi yeni, federica testa, anna ovcharova gibi eski şampiyonlar gruba katıldı, "babasının koçluğunda kıskançlığa başlayıp ayak kaydıran arkadaş" hikayeleri dinledim, ikisi de sayfada olarak. kimsenin adını duymadığı vanessa bauer'i, meg marschall'ı eklediğimde diğer patencilerden başka ilgi gösteren yoktu, bu sene dancing on ice uk kadrosuna alındılar ve kırmızı halı sarhoşluğundan başlayarak şöhret delisine dönen zenci kızımızın dönüşümünü ibretle izliyorum. maria sergejeva the x-files'ta küçük bir rol aldı, 20k'lardan 60'lara tırmanan takipçisinin sırrını sorduğumda "bir menajer ile anlaştığını" söyledi. bu yılın tekler şampiyonu alina zagitova'nın "temsil ediliyorum" dediği kadın ise 200 civarı takipçide. maria da dancing on ice gösterisinde şov yaptı geçen hafta. bu sporu keyfine yapıp youtube fitness kanalı açan (sofie barnova), yoga hocalığı yapanlar da var (antonella ross). ortak payda ise, süper konfor içinde, tatillerini en egzotik adalarda falan geçiriyor olmaları. madalyasızlar daha çok. zaten zengin olunduğu için bu spora geçildiğini düşünüyorum, yoksa bir başarı olmadan bu alandan o paranın gelmesi imkansız.

gelelim izlenimlerime. sporcuların kendi aralarındaki dostluklar imrenilesi. bazısı da galadan galaya koşuyor (eva khachaturian), tanınmış bir ekürinin (adelina sotnikova) yanında çantacı gibi sürekli kendini gösteriyor. tavsiyeler verdiğimde imkanları ben sunacakmışım gibi heyecanlanıyor garip. son olimpiyat şampiyonu sotnikova da burak özçivit'e methiyeler yağdırmış, takibe almış falan. hastane yatağında türk dizileri izleyip vatandaşı hürrem'i idolü olarak paylaşan var (lana petranovic). "partnerimi de koy" diyen kazaklar, kırgızlar... yine kızların önerisiyle like4like kullanmaya başlamıştım ama şöyle bir kötülüğü oldu: bıraktığım takdirde beğeniler birden dip yapacağından ve kullanması yarım saat falan yediğinden, yeni görsel ekleme şevkim kaçtı, dolayısıyla yelpazeyi genişletemedim. zaten istek de yok ama kapatmaktansa arada birer ikişer ekleyerek sürdürmeye çalışıyorum.

bir maddi beklentiyle açmadığım sayfada dünyanın dört yanından insanlarla tanışma, konuşma, dilimi geliştirme fırsatım oldu. hatta italyanca, ispanyolca, fransızca öğrenirsem pratik yapacak arkadaşlarım var. ruslar gibi onların da bazısı google translate e bile tenezzül etmeyip, sizin o dilde konuşmanızı bekliyorlar. dutch bile kasmışlığım var. ne diyordum, bu kızlar takip ettikleri celebrityler gibi muamele gördükleri bu tek sayfa için (muadilleri ya buz pisti görselleri kullanır ya tek kişiye adanmış fan sayfalarıdır) bile çocuklar gibi mutlu oldular. aslında bunu javiera diaz de valdes, anna castillo, emilia schüle, nazanin boniadi gibi az, abbie cornish, mary elizabeth winstead gibi orta derece bilinen oyuncular için yapmak isterdim ama oyuncularda ego tavanda ve genelde menajerleriyle muhatap oluyorsunuz. sporun dışından birkaç yüze de sayfada yer verdim, hatta biri bizim cosplayerlerden biriydi. israil'den meksika'ya kadar değişmeyen tek şey samimiyet ve doğallıktı. kalpler, çiçekler havada uçuşuyor; türk olduğumu bilmeyen yerli sporculardan biri fotoğraf isteminde çiçek de ekleyince takipten çıkmıştı. kafalar hakikaten farklı. ha, dünya gördükten sonra spor da değiştiriyor. telefonumda kayıtlı sporcularımız da var ama burada verseniz rahat etmiyorum der insanlar. niye, tümdengelim. benim de önyargılarım yok değil. elin isviçrelisi bile "türkiye'yi seviyorum ama rte'yi sevmiyorum" derken, profilinde rte sempatizanlığı yapan bir izmirli atleti takipten çıkardım. sayfada yer almak için can atıyordu lakin içime sindiremedim. ne mutlu sıla saygı, çağla demirsal gibi aydın kızlarımıza.

bitiş paragrafı için şunu ekleyeyim: bu yolculukta akne yok etmekten göz rengini değiştirmeye kadar her bir eylem için farklı uygulamalar deneyerek, öğrenerek, bu alanda da bilgi kazanmış oldum. hangi fotoğrafa ne gider, nasıl bir fonda daha güzel olur gibi pratikler edindim. bir gün yurt dışına çıksam rahatlıkla rehberliğimi yapacak insanlar tanıdım. ha, bu yaşadığımız ülkede maruz kaldığımız negatif enerjiden uzaklaştırıyor mu? bir nebze. ama daha dün akşam "gelecek hafta avrupa seyahatine çıkacaktım zaten, o zaman orada fotoğraflar çekerim, süper!" diyen minnağım coral quillin gibilerinin hayatına özendirmiyor da değil. rte'siz bir hayatları var ya, daha ne isterim! aynı gecede ekürisi alasknpenguin (valentina rudchenko) "pazar kahvesi" temalı bir sabah fotoğrafı atıyor amerika'dan. "sabah olsa ya lan" diye bakıyorsun karanlığa. (aha buradan bağlarım ben). ülke karanlıkta çünkü. kime sorsan içi kararmış, hasta adamın enfekte bireylerine dönüşmüşler, kötü huylu kitle her yeri sarmış.
ruh ölümü, apathy her yerde. phoenix gibi yeniden, küllerinden doğmayı bekleyen bir milletiz. ben de onlardan biriyim. ama etrafıma da ışık vermeye çalışıyorum. hasbel kader gardımı indirip şeffaf davrandığımda gizlisini saklısını bertaraf etmeden başkalarına davrandığı gibi davranan insanlar üzüyor. bir dışarıya bakıyorum bir buraya, ülke kimlik olarak dünyadaki yerini yadsıyan bir ikiyüzlülükte ve şizofrenide olduğu için midir, kolay olanı zorlaştıran bir insanımız var. birbirimize yalanlar söylüyoruz. aldatıyoruz. saklıyoruz. maskemizi indirdiğimizi söyleyip başka başka maskeler takıyoruz. ilber hoca'nın dediği de aklıma geliyor olivia'nın kendine ayırdığı özel zamanı yogasına ve köpeklerine ayırdığını görünce: kendi zevkleri, ilgi alanları olmayan türk insanı bir araya geldiğinde birbirine sarıyor ve diğerinin hayatını zehir ediyor. bu yüzden ya boşanıyorlar ya yalnız olmaya karar veriyorlar. ama yeni nesilde gördüğüm ilgi alanı boşluğu geleceğe de umut yakmıyor, ülkemizi kara bir cehaletin beklediğini görüyorum. dışarının da kötüye gidiyor olması falan avuntu değil, ne bizim gerçeğimizi değiştirir ne kaçacak alan bırakır. warhol'un 15 dakikalık şöhret söylemi instagram ve diğer sosyal medya oluşumları üzerinde alınan beğenilerle ego doyumu ihtiyacını körükledi, insanlar beğenilmek için üretmiyor artık. tüketiyor ve onun üzerinden ego doyuruyor. bilgi değil, ilgi çağı demiştim, böyle noktalayalım; yazmayı seviyorum diye lüzumsuz bir konuyu kitaba dönüştürmeyelim, ne kadar özlem duysam da burada durduğu gibi durmaz çünkü.

dipnot: kimi sporculara bkz verdim kimine vermedim, vermediklerim sayfayı takip etmeyenlerdi, sadece yagudin'i dönüş yapmayan diğerlerinden ayırmak için maviledim. bu maceram birkaç ayda dahi yeni kabiliyetler kazanıp, bilgi sahibi olup, geniş bir insan kitlesiyle tanışabileceğinizin, en tüketim malzemesi oluşumun bile "daha" verimli kullanılabileceğinin bir vesikası aynı zamanda. ingilizcemi geliştirdim, üşenmezsem ispanyolca'ya başlayacağım, dorota broda, laura barquero ile pratik yapacağım; fransızca için alexia kramble, nina dayan; italyanca için federica testa, rebecca ghilardi var, belki anna cappellini'yi de italyanca tekrar davet ederim. böyleyken böyle. instagram'ı günlük ego dolumu için değil, dünyaya bir kapı olarak kullanan bir arkadaşınızı dinlediniz. sizlere de ilham vermesi dileğiyle...

şu kadar geniş dünyada insanı darlamayı becerebilmek

  • /
  • 11

the shawshank redemption

fenomen olan ve sinema tarihine geçen sayılı filmlerden biridir. 1994 yılında vizyona girdiğinde hasılat rekoru kıramadı, zarar etti ancak vizyondan kalkınca izlenilmeye ve değeri bilinmeye başladı.
kurgusu, geçişleri, karekterleri güzel işlenmiş. izlerken sadece film izlemiyorsunuz. düşünüyorsunuz, iyiyliği, kötülüğü, haksızlığı, acımasızlığı, çaresizliği, umudu, sabrı ve zaferi iliklerinize kadar hissediyorsunuz. film size bunu yaşatıyor.

filmi ilk kez 13 yaşımda izledim. belki içimde var olan belki de filmin bana öğrettiği iki şey karakterimin gelişmesinde büyük rol oynadı.

biri "asla vazgeçme" oldu. andy'nin hapishaneye kütüphane kurdurmak için 10 sene boyunca düzenli olarak her hafta vakıfa metup yazması. ve kütüphane kurulunca. redd'e verdiği cevap.
"artık her hafta iki tane yazacağım "

ikincisi umut.
“unutma red. umut iyi bir şeydir. belki de en iyisi. ve iyi şeyler asla ölmez"

mr. hyde

robert louis stevenson'un gordugu bir ruya uzerine yazdigi dr. jekyll ve mr. hyde adli hikayesinin mr.hyde olani. * kitap veya karakter hakkinda dogru yerde konusmak icap ettiginden, burada ilgili karakteri nick olarak secen kisi de, cok saygi duydugum, muhabbeti guzel ve resmen kulliyat olan guzel insandir.

kendisiyle tanisikligim yamulmuyorsam 4 sene oncesine dayanir ve yine ismi lazim degil baska bir sozluk sayesinde olmustur. farkli sehirlerde yasadigimizdan, yuzyuze gorusme imkanimiz cok az olsa da muhabbeti ve kafasi cok baska biridir, adamdir, ayrica buyugum oldugundan abimdir ayni zamanda. ancak, ruh yasim 70lerinde oldugundan dolayi basbasayken bana abi der. eved.

gayet yeni olan bu olusuma gelmeme de vesile olmustur. guzel izmirde 3 sene yasamis ve ikinci memleketi olarak izmiri goren biri olarak ayak izlerini takip ettim. bu entrym de kendisine hediyem olsun.

*

Toplam entry sayısı: 209

sosyal medya

asosyal medya olarak tanımladığım.

eskiden filmlerde kötü adamların yüzüne, henüz onlardan şüphelenmeyen kahramanlarımız sahneden çıktıktan sonra, yavaşça oturan bir gülümseme konardı ya; hah, şimdi onu okulda, sokakta, kimselerin olmadığı bir sahilde denize karşı bankta vb. ego doyumuyla beslenen yeni nesil zombilerin yüzlerinde görüyoruz. eskilerden de enfekte olanlar var. ben 2 kuşağın ortasındayım, maymunlar cehennemi finalindeki gibi bu korkunçlu senaryo yaşanırken geçtiğimiz cahiliye sürecinde neler olduğuna anlam verebilmiş değilim. ruhsuz, tepkisiz bitkilere dönüşle "ceset yiyicilerin istilası"nı da anayım türkçe çevirisiyle.

warhol 15 dakikalık şöhret ihtiyacından bahsediyordu ama doymak bilmez bir açlıkla bugün herkes anlık ilginin peşinde. 1 kişiye yahu çekirdek çevreye kendini beğendirmek olgusu da,bu sahte şöhret duygusuyla ulaşabildiği kadar yabancı yüze ulaşma sevdasında, artık lüzumsuz kalmış. great dictator'deki berber koltuğu sahnesi yahut george carlin'in "füzeler dahi erkeklerin penis yarıştırma savaşıdır" taşlamaları falan şu twitter üzerinden abd-kuzey kore başkanlarının "benimki seninkinden büyük ve işlevli" trajikomedisini yaşadığımız günlerde sığınacak liman olmaktan çıkıp bizleri dehşete düşürüyor. idiocracy filmi hayata geçti diyeceğim fakat 3. dünya savaşının einstein'in öngördüğü gibi "taş ve sopalarla" değil, "tuş ve telefonlarla" olacağı inancındayım artık.

bu kadar kalabalık bir gezegen tümden gömlek değiştirebilir mi bir 10, 20 yılda? ve sen aynı kalırsan, bu yeni yabancı gezegende, değişmiş zombilerin arasında enfekte olmadan yaşamak adına motivasyonun ne olur? bilgiyi kiminle paylaşacaksın, cahiliyeyi kime anlatıp da şaşırmasını bekleyeceksin bu ruhsuz ve tepkisiz, giderek kötüye evrilen kitlede. çok garip bir dönemdeyiz, bizi ilerletmesini umduğumuz teknolojilerin, akıllı araçlara güvenip kendini akılsız bırakan bireylerce insanlığı daha da tembelliğe, geriye götürdüğü bir dönem; üzerine söylenecek çok şey var belki ama 2 satırdan fazla yazdığınızda özetlemenizi, çünkü hiçbir şey anlamadıklarını ricayla söyleyen gençlerle birlikte okuduğumdan, burada da mevzuyu dallandırmadan ilgi odaklarının kucağına bırakıyorum. isteyen besler, isteyen avlunun önüne koyar.

sosyallik dediğimiz olgu bu değildir yalnız, ticarete dökülmesi için terminolojiye katılmış nu-metal, yaşam koçluğu vb. zırvalardan biridir sadece. irc varken sosyal medya yoktu, icq kullandık gene yoktu, audiogalaxy, napster, winmx, neler gördük geçirdik. sözlükler geldi geçti. instagram'dan önce deviantart vardı. facebook ve sonrasında (fincher'in filmi de sağolsun) ortaya çıktı sanıyorum terim, filmin kendisi gibi antipatik geliyor hala, asosyal medya tabirini tekrar bitiştirip meramımı sonlandırayım.

verimli paylaşım alternatifleri için;

(bkz: soulseek)
(bkz: karagarga)
(bkz: cinemageddon)

sporla üreme

"bu işyerinde sporla üreme yapılır."

bu tabelayı gördüğüm ilk spor merkezine yazıldım. girişte beni sırtına havluyu atmış "rocky" silvester abimiz karşıladı. altında "italyan aygırı" yazıyor, tamamdır, doğru yere geldim. biyoloji dersinden öğrendiğim iki şey varsa biri süper dişiler, diğeri sporla üremedir. direkt soramadığım için dolayladım, "tozlanmaya ne zaman başlıyoruz?" hevesli olduğum takdir görmüş olmalı ki, yerde duran pis dambıllarla işe başlayabileceğimi söyledi. hemen eldiven istedim ve uzanan deri eldivenleri herifçioğlunun yüzüne çarptım. bu ne aymazlıktı. düello silahı olarak su tabancamı çıkarıp gözüne gözüne vurdum. herif anlamadığım bir dilde böğürüyor, kapıya kadar geçirmem için dişi aygırları çağırıyordu. içimi bir heyecan kapladı. ani gelen bir darbeyle ağzımdan fırlayan dişi görünce dişlerimi dökmelerini istediğini anladım. aygırların cinsiyetini kontrol edemeyecek kadar kapanmıştı gözüm. "süfer dişiler nerde usta" diye sayıklayarak uyanmışım. hoca gözümün içine kaşlarını çatarak baktı ve evde kuytu bir yerde fasulye yetiştirmemi ödev verdi. sonra okul tiyatrosunda bunun piyazını da yemiştik. arılar da vardı ama ne halt yiyorlardı hiç hatırlamıyorum.

esasen sporla üremenin geçmişi olimpiyat tarihine dayanır. sonra çiçek çocuklar peydah olmuş, çiçek hastalığı yeryüzünden silinmiş, magic johnson herkese aids bulaştırmış ve on bin yıllık rte çağına girilerek bilinen insanlık tarihinin sonuna gelinmiştir.

seks

fiziksel çekimle başlar, kimyasal reaksiyonlarla cereyan eder, biyolojik sonuçlar doğurabilir.
newton'un başına düşen elmayı havva alıp yemiştir, ikisi hoşbeş ederken havadisi duyan arşimed çırılçıplak koşarak hamamdan çıkar, soluğu mendel'in evinde alır. mendel hısmına bezelye ikram ederken çaprazlama teorisini konuşurlar ve swinger kavramı ortaya çıkar. newton bu arada eylemsizlik prensibini çiğnemiş ve dinamik bir ilişki başlatmıştır. etki, tepki doğurmuş ve çekim kuvveti ispatlanmıştır. işin içine çocuk katmanı girince ideal zamanlama için bir takvim çıkarmak gerekmiş ve periyodik tablo da bu ihtiyaçtan doğmuştur. onu bulan da mendeleyev kod isimli, mendel'in gayrimeşru çocuğudur. kazara dünyaya gelmiş, başkaları da yanmasın diye amme hizmeti yapmıştır. aynı soydan gelen mengele ise nazi almanyası'nda işkenceci olarak nam salmış, istenmeyen çocuk sendromunun nerelere varabileceğine örnek olarak, korunmanın önemini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

güzelinden bir sloganla bitirelim, ürün kalitesi değil fakat yaratıcı zihniyet açısından takdire şayan "kapak" olmuş cevabıyla okey;

kirve sözlük

isimden kaybeden. 99'da irc'de "bir yer açtık aramızda yazıyoruz sen de gelsene" diyen arkadaşın çağrısıyla baktığım sözlüğün damla ikonlu, ekşi adlı kimliği de ne gözüme ne kulağıma hitap etmişti, biraz estetik lazım. iyi parti baştan savmalığı gibi. zamanında ansiklopedist domaini almış birkaç sene de ödemiştim.

kirve dediğin 1 kişi, film karakteri gibi düşün, herkesin empati kurup bütünleşeceği bir kimlik yaratmalısın. ekşi de o yüzden kötüydü, hala öyle. yüz ekşitmektense "dost acı söyler"den "acı sözlük" yaratsalar daha yaratıcı olurdu kanımca. yahut sulu sözlük olabilirdi girizgah, ne bileyim.

bu kimliklendirme mevzusu bende mükemmeliyetçi bakış açısıyla ciddiyet beklentisi yaratıyor. bak adamlar ege demiş, ege bölgesinde oturup deu'da okuyorum, geldim. burada adam kirve demiş. sempatik bulduğum bir tabir değil. kimseyle böyle bir ilişkiye girmek ihtiyacım da yok (devlet eltiliği, noel kayınçoluğu falan daha çok ilgimi çekiyor). dolayısıyla, isminden mütevellit, estetiği ve albenisi mutlak butlanla hükümsüz bir oluşumdur. daha acısını birey üzerinden vereyim: ekşi sözlük'ün klasik müzik üzerine yalayıp yutmuş 2 yazarı var. rafine bilgiler, elit yorumlar ardı ardına patlıyor. nick ne dersiniz? osuruktan teyyarenin kabin amiri. no further questions, your honor. case dismissed.



nuff said.

spor kompleksi

freud'e göre doğuştan sahip olduğumuz. emekleme döneminde kucağa alınan çocuklarda daha çok görüldüğünü söyler. jung bunu doğrulamaz. erich fromm "buridan'ın eşeği"ni alıntılayıp, genital bölgesiyle ilişkilendirmiştir. franz beckenbauer bu kompleksi yenen ilk filozof olmuştur. işte o maç:



p.s.: yukarıda yazılanların hepsi hayal ürünüdür, sapkın bir zihniyetin kaleminden çıkmadır. inanmayınız, itibar etmeyiniz, mümkünse itibarsızlaştırınız.
(bkz: biz seni alemlere zahmet olasın diye gönderdik)

aktaracak bilgi sonsuzluğunda yeni başlık açmaya üşenmek

sözlük yazarının ikilemi, dilemmasıdır. "hangi birini yazayım" ile başlar, "kim okuyacak" ile sonlanır.
bir de bütünleme takıntısı vardır, bir klasik müzik eserinin başlığını açsam önce bestecisini tamamlamam sonra diğerlerine el atmam gerek, tek başına piç gibi duramaz öyle. bir oyuncuyu açsak diğerlerine haksızlık olacak, haksız rekabet (oha bahaneye bak) o yüzden hiç dokunmamak en iyisi. kedigil açsam diğerleri üzülecek, bunun köpekgili de var falan. platipus orada boynu bükük duruyor. bunun çizgi romanı, mitolojisi, koleksiyoner firmaları falan var. var oğlu var. civil war, total war,
burzum war, manowar, virgin steele, virgin mary, bloody mary, bloody sunday, sunday mondays, vanessa paradis, les enfants du paradis, hail atlantis!, lemuria, therion, children of bodom,
sodom and gomorrah, pompeii, spartacus, hannibal, lecter, lecture, architecture, gaudi, audi, tesla, edison, ediz hun, attila, al di la, italya, lazanya, garfield, holden caulfield, david copperfield,
fields of gold, goldfinger, bond, james bond, james joyce, joystick, song of joy, brexit, eddie izzard,
lizard, blizzard, bizarre, queer, garbage derken hepsi çöp olur, elde -273,15 santigrat derece kalır.

ege itiraf

eşitliğe inanıyorum. din, dil, ırk, cinsiyet gözetmeden, herkesten eşit derecede nefret ediyorum. *

spor kompleksi

freud'e göre doğuştan sahip olduğumuz. emekleme döneminde kucağa alınan çocuklarda daha çok görüldüğünü söyler. jung bunu doğrulamaz. erich fromm "buridan'ın eşeği"ni alıntılayıp, genital bölgesiyle ilişkilendirmiştir. franz beckenbauer bu kompleksi yenen ilk filozof olmuştur. işte o maç:



p.s.: yukarıda yazılanların hepsi hayal ürünüdür, sapkın bir zihniyetin kaleminden çıkmadır. inanmayınız, itibar etmeyiniz, mümkünse itibarsızlaştırınız.
(bkz: biz seni alemlere zahmet olasın diye gönderdik)

sporla üreme

"bu işyerinde sporla üreme yapılır."

bu tabelayı gördüğüm ilk spor merkezine yazıldım. girişte beni sırtına havluyu atmış "rocky" silvester abimiz karşıladı. altında "italyan aygırı" yazıyor, tamamdır, doğru yere geldim. biyoloji dersinden öğrendiğim iki şey varsa biri süper dişiler, diğeri sporla üremedir. direkt soramadığım için dolayladım, "tozlanmaya ne zaman başlıyoruz?" hevesli olduğum takdir görmüş olmalı ki, yerde duran pis dambıllarla işe başlayabileceğimi söyledi. hemen eldiven istedim ve uzanan deri eldivenleri herifçioğlunun yüzüne çarptım. bu ne aymazlıktı. düello silahı olarak su tabancamı çıkarıp gözüne gözüne vurdum. herif anlamadığım bir dilde böğürüyor, kapıya kadar geçirmem için dişi aygırları çağırıyordu. içimi bir heyecan kapladı. ani gelen bir darbeyle ağzımdan fırlayan dişi görünce dişlerimi dökmelerini istediğini anladım. aygırların cinsiyetini kontrol edemeyecek kadar kapanmıştı gözüm. "süfer dişiler nerde usta" diye sayıklayarak uyanmışım. hoca gözümün içine kaşlarını çatarak baktı ve evde kuytu bir yerde fasulye yetiştirmemi ödev verdi. sonra okul tiyatrosunda bunun piyazını da yemiştik. arılar da vardı ama ne halt yiyorlardı hiç hatırlamıyorum.

esasen sporla üremenin geçmişi olimpiyat tarihine dayanır. sonra çiçek çocuklar peydah olmuş, çiçek hastalığı yeryüzünden silinmiş, magic johnson herkese aids bulaştırmış ve on bin yıllık rte çağına girilerek bilinen insanlık tarihinin sonuna gelinmiştir.

yan yatarak üzüm yiyen roma imparatoru

asterix maceralarının olmazsa olmazı karakter. buradaki nick sahibiyse ekşi sözlük'te saniyorum hannibal yorumlarımız vesilesiyle tanıştığım, mizah zevkini üst düzey buldugum bir dostlanmış organizma. birbirimizi çok göremedigimiz doğrudur ancak bir uzak mesafe ilişkisi olarak dost hayatı yaşıyor olmamızı yetersiz bulduğunu bilmiyordum. önce arkadaş, sonra abi demiş, sonra ben ona abi demişim falan, metaforik fanteziler sezinledim. latife bir yana, dizi kültürü de leziz bir adam olduğundan hem paslaşır hem üzerine keyifli sohbetler yaparız saatlerce. sonra o üzüm yemeye, ben bağcı dövmeye. güzel adamdır, yaş soranlara önümüzdeki 5 yıl aynı cevabı verecek olması ve doğduğu gün vesilesiyle 7 milyar insanın yıllık coşkusu yanında kendi yaşgününün karambole gelmesi yeterli mizah kaynağıdır. tekrar aynı yerde kalem sallamak keyifli olacak.

orsp

hemcinslerimle yıllardır telefonda birbirimize karşı kullandığımız küfür kodlamalarından.
vallahi dişilere yönelik kullanmıyoruz. onun için ağza daha güzel oturanı var (bkz: kevaşe)

entry yerine kullanılabilecek kelimeler

giri çevirisi çok çiğ geldiğinden, anlam kaymaları olsun olmasın, fonetigi, kulağa ve göze hitap etmesi açısından birkaç dakika alternatifler düşündüm. sıfırdan üretim de mümkün fakat önce adaylarımı sunayım. yazılan metne biçilen değere göre düşükten yükseğe:

girdi, yorum, girift, yazıt.

kullanalım: yorum girmek, x no.lu girift, yazıtı sonlandırıyorum, yazarın su no.lu girdide söylediği gibi...

mail verirken küçük büyük harf gözeten insanlar

adının baş harfinin büyük yazılmazsa hata vereceğini düşünen yurdum insanı içinde doktorundan mühendisine geniş bir kesim var. "tamamı küçük mü?" diye soran da çıkar. "sen başını al, gerisi rahat gelir" diyeceğim bir gün ama. yahu sinemaestro@ diye mail veriyorum, adam sinem? diyor, bir de böylesi var. "sinema, maestro, evet?" "hayır. sinema edirne samsun trabzon rize ordu" demekten karadenizden de soğudum. konuyu da saptırdık. neyse.
Ege Sözlük - 2018